Ömrünü fidanların ve tohumların yoluna adamış, yaşlılık yıllarında kendisinden sonraki bahçesinden endişe eden her şefkatli ve fedakâr bahçıvan gibi, insanlığın öğretmeni ve rahmet Peygamberi Hz. Resulullah (s.a.a.) de ömrünün son yıllarında ümmetinin vefatından sonraki durumu konusunda endişeliydi.

 

Peygamber’in (s.a.a) endişeleri çeşitli alanlardaydı; çünkü insanı kuşatan afetler ve hastalıklar birbirinden farklıdır. Allah Resulü (s.a.a) o yıllarda, kendisinden sonra bu durumların gerçekleşeceğine dair endişesini dile getirmiş ve bunları önceden öngörmüştür.

 

Bu endişe verici meselelerin bazıları, Müslüman ümmette bir tür “geriye dönüş” yaşanacağına, yani ilahi ve İslami değerlerin silikleşeceğine, cahiliye ölçülerinin yeniden canlanacağına ve İslam’ın bereketiyle kökü kazınmış olan gayriinsani huy ve karakterlerin Resul’ün devrinden sonra tekrar hayat bulup standartları altüst edeceğine işaret etmektedir. Hz. Resulün (s.a.a) temel endişelerinden biri olan bu cahiliyeye dönüş tehlikesi, kendi liderliğiyle bir ümmet, kültür ve medeniyet inşa etmiş her ıslahatçı için söz konusudur. Çünkü bir devrim ve inkilap hareketinin ikinci ve üçüncü kuşakları, genellikle “ilk devrimcilerin” ve “öncekilerin” o ruh hallerine, inançlarına, motivasyonlarına, somut kavrayışlarına ve hissedilen devrimci deneyimlerine sahip değildir. Bu nedenle onlarda gerileme ve dönüşüm/devrim öncesi şartlara dönme zemini daha uygundur; düşmanlar da tam bu “zeminlerden” yararlanarak “devrim kültürünü” değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışırlar. “Şimdi, bugünümüz için ibret ve ilham kaynağı olması amacıyla Resulullahın (s.a.a) kaygı ve endişelerine değiniyoruz.

 

  1. Rehberiyet – İmametin Akıbeti

 

Peygamber (s.a.a), Kureyş’in kendisinden sonra İmam Ali (a.s) ve hilafet meselesi konusunda nasıl bir tutum sergileyeceği, bu hanedanın (Ehl-i Beyt’in) mazlumiyeti ve Emirü’l Müminin Ali’nin (a.s) siyasi sahneden, kesin ve meşru hakkından uzaklaştırılması konusunda defalarca endişesini dile getirmiş ve kendisinden sonra vuku bulacak olayları Hz. Ali’ye (a.s) hatırlatmıştı. O şefkatli ve geleceği gören Peygamber (s.a.a), Kureyşin fasık ve asilerinin Hz. Ali’yi (a.s) mazlum duruma düşüreceklerini öngörüyor ve o İmam Ali’ye (a.s) şöyle ifade ediyordu: “Korkarım ki eğer hilafet ve kendi hakkın konusunda onlarla çekişme ve münakaşaya girersen seni öldürürler.” İslam dini ve Allah Resulü (s.a.a) için bir ‘rehber, imam ve önder’ olarak yolun devamı çok önemliydi. İslam’ın siyasi felsefesi de Peygamber’in yolunun ve İslam hâkimiyetinin o Hazret’in rihletinden sonra sürmesi için ‘imamet’ ve “vasilik” kalıbını öngörmüştü. Allah Resulü (s.a.a) defalarca kendi halefi ve vasisi hakkında konuşmuş, yol göstermiş ve vazifeyi belirlemişti. (Velayet Ayeti, İbtila Ayeti, Ulu’l Emr Ayeti, İkmal Ayeti, Tebliğ Ayeti, Sakaleyn Hadisi, Vesayet Hadisi, Menzilet Hadisi, Yevmu’d Dar Hadisi, Hadisi Men Mate, Hilafet Hadisi, Sefine Hadisi, On İki Halife Hadisi,Velayet Hadisi) Ancak bunun en açık, en temel, kapsayıcı ve akılda kalıcı ilan ve tayin şekli, Allah’ın ilahi hükmü insanlara tebliğ etmesini emreden kesin ve kati buyruğuyla ‘Gadir-i Hum’ hadisesi idi. “Ey Resulüm! Rabbinden Sana indirileni (aynen ve eksiksiz olarak) tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun (Allah’ın) elçiliğini (risalet vazifeni ve tebliğ mesuliyetini) aksatmış (görevini yapmamış) olursun. (Bu hususta hiç kimseden korkma, çünkü) Allah Seni insanlar(ın zararın)dan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, (bile bile) kâfir olan bir topluluğu hidayete erdirmeyecektir…” Maide Suresi 67. ayetinin nüzulü bu doğrultudaydı.

 

Ancak Resulullah (s.a.a) yine de bu ilanın sonuçlarından korkuyor ve halkın buna vereceği tepkiden endişe ediyordu; çünkü bazı ashabın düşünce ve kalplerinde kalmış olan cahiliye köklerini biliyordu ve o mesajın açıklanması ve tebliğ edilmesi konusunda biraz duraksama ve tereddüt yaşıyordu. (Biharu’l Envar, c. 37, s. 170.) Ayetin, Allah’ın seni insanların şerrinden koruyacağını vurgulaması “(Bu hususta hiç kimseden korkma, çünkü) Allah Seni insanlar(ın zararın)dan koruyacaktır.” Allah’ın Resulü’nün (s.a.a) işte bu kaygılarına işaret etmektedir. “Benim ondan dolayı korktuğum şey, benden sonra Kureyş’in ona hile ve kurnazlık ile yaklaşmasıdır.”  Ve… Gördük ki, Hz. Resul’ün (s.a.a) endişesi yerindeydi ve İmam Ali’nin (a.s) kendi hakkından 25 yıl boyunca mahrum bırakılması ve mazlumiyeti bunun en büyük tanığıdır.

 

  1. Ehl-i Beyt’in (a.s) Mazlumiyeti

 

Kureyş’in Beni Haşim, Peygamber (s.a.a) ve onun itreti Ehl-i Beyt’ine karşı kinleri yok olacak cinsten değildi. Peygamber de basiret gözüyle geleceği ve hanedanının mazlumiyetini görüyor ve bu konuda defalarca Hz. Ali (a.s) ve Hz. Zehra (s.a) ile konuşmuş ve kan ağlamıştı. Onun sözlerindendir ki: “Zürriyetime ve benden sonra ümmetimin en şerlilerinin onlara yapacaklarına ağlarım.” (Avâlimu’l Ulûm (Hz. Zehra – s.a.), s. 392.)

 

Hz. Ali (a.s.) şöyle buyuruyor: “Peygamber’in (s.a.a) yanında oturuyorduk; o Hazret başını kucağıma koymuştu, gözleri uykudaydı. Deccal’den ve onun saptırmalarından duyduğumuz endişe ve korkudan bahsediyorduk ki, Peygamber uyandı ve öfkeli bir yüzle şöyle buyurdu: “Sizin için Deccal’den ziyade Deccal dışındakilerden korkuyorum. Benim korkum, benden sonra saptırıcı önderler ve yöneticiler ile hanedanım Ehl-i Beyt’in kanının dökülmesindendir.” (Biharu’l Envar, c. 28, s. 48)

 

Bu endişeleri, kendi zamanında Yahudilerin İtretine (Ehl-i Beyt’ine) yönelik hile ve düşmanlığına karşı da taşıyordu. Çocukluk dönemlerinde İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in (a.s) kaybolduğu, Peygamber’in ve Hz. Zehra’nın o iki aziz evladın canı için endişelendiği ve ikisinin bir ağacın altından bulunduğu olayda, Peygamber Efendimiz Hasan ve Hüseyin’in (a.s.) canına kastedecek düşman tuzaklarından duyduğu endişe ve korkuyu dile getirmiştir.

 

 

  1. Ümmetin Heva ve Hevese Tapması

 

Peygamber’in (s.a.a) endişelerine dair rivayetlerin en fazlası, yani nefis arzusuna uymak ve dünyaya ve onun görkemine bağımlılığın bir işareti olan uzun emeller beslemek olgusudur. Bu iki ahlaki hastalığın doğal sonucu, haktan uzaklaşmak ve kıyameti unutmaktır; bu da bir bireyin veya ümmetin çöküşü için yeterlidir.

 

Bu endişe, farklı ve mütevatir ifadelerle nakledilmiş olup bunlardan birkaçına işaret ediyoruz: “Sizin hakkınızda en çok endişe ve korktuğum şey, nefsani heva ve hevese uymak ve uzun emeldir; heva ve hevese uymak [insanı] haktan alıkoyar, uzun emel ise ahireti insana unutturur.” (Biharu’l Envar, c. 32, s. 355)

Hadislerde geçen “uzun emel” (tûlü’l-emel) tabirinden kasıt; kişinin ölümü, ahireti ve yaşlılığı aklına getirmeksizin dünyada kalıcı olduğunu varsayarak bitmek bilmeyen arzular peşinde koşması, sürekli daha fazla dünya malı istemesi ve hayalleri için sonu gelmeyen planlar yapmasıdır. İslam dini açısından insan fıtratında yaşama arzusu ve geleceğe yönelik plan yapma meşru bir durumken, uzun emel bunun aşırıya kaçmış, insanı ahiret bilincinden uzaklaştırıp sadece dünyaya bağlayan halini ifade eder. Ölümü unutmak, dünyaya aşırı bağlılık, hırs ve tamah ve amellerde gevşeklik uzun emelin temel özellikleri ve zararlarındandır.

 

Bu mazmun, buna benzer ifadelerle Hz. Ali (a.s) ve diğer imamlardan da nakledilmiştir. Resulullah (s.a.a) başka bir sözünde şöyle buyurmuştur: “Sizin hakkınızda korktuğum şeylerin en şerlisi heva ve hevese uymak ve uzun emeldir; heva ve hevese uymak kalplerinizi haktan çevirir, uzun emel ise gayretlerinizi dünyaya yönlendirir…” (Biharu’l Envar, c. 74, s. 117, 188, 293 ve 296 ve c. 2, s. 106.

 

  1. Dünyaperestlik (Dünyevileşme – Dünyaya Düşkünlük)

 

Peygamber’in (s.a.a) bir diğer endişesi de, halkın mal ve servete kavuşması ve dünyanın tadını tatmasıyla kalplerinin dünyaperestleşmesi, ilahi ve insani değerlerden el etek çekmesi, kazanç ve gelirlerde helal ve harama riayet etmemesi ve amaçlarının hangi yolla olursa olsun servet yığmak ve zenginliği artırmak olmasıydı. Bu dünyaperestliğin sonucu, Allah’ın ve ahiretin unutulması, nihayetinde ahlaki çöküş, sade yaşamdan uzaklaşma ve lüks tuzaklarına kapılmaktır.

 

Hz. Resul (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Sizin adınıza benden sonra en çok korktuğum şey, dünyanın üzerinize açılması (bolluk, refah ve servete boğulmanız) ve ardından birbirinizi tanımaz hâle gelmenizdir (haset, rekabet ve bencillikten dolayı bağlarınızı koparmanızdır). İşte o zaman gök ehli de sizi tanımaz!” (Biharu’l Envar, c. 79, s. 137.)

 

Ve başka bir beyanda şöyle buyurmaktadır: “Ümmetim için benden sonra en çok korktuğum şey; bu haram kazançlar, gayrimeşru gelirler, gizli şehvet ve faizdir. Mal sarhoşluğu ve servet azgınlığı nice insanları yere serer; iman iddiasında bulunan pek çok kimse para imtihanından başarıyla çıkamaz, dünya malının kaygan zemininde iradelerinin ayağı kayar ve lükse, kayıtsızlığa ve duyarsızlığa müptela olurlar.” (Biharu’l Envar, c. 70, s. 158 ve c. 100, s. 54.)

 

Hz. Peygamber (s.a.a) bu endişeyi diğer bazı kaygılarının altında dile getirmiş ve şöyle işaret buyurmuştur: “Korkarım ki… aralarında servet – mal ortaya çıkar da nihayet azgınlığa ve şımarıklığa düşerler).”

 

Peygamber’in vefatından sonra yaşanan olaylar, ümmetinden bazılarının servet biriktirme ve dünya sevgisi ve lükse, keyif ve eğlenceye yönelmede birbirleriyle yarışa girmesi, saraylarda yaşamaya, lükse ve eğlenceye yönelmesi… Resulullah’ın ümmetinin geleceği hakkındaki endişesinin haklılığının birer kanıtıdır.”

 

 

  1. Fitne ve Dalalet (Sapıklık)

 

Hak ile batılın birbirine karışması, sınırların ve ölçülerin bulanıklaştırılması, değer ve ilkelerin ayaklar altına alınıp çiğnenmesi ve dinin kesin hükümlerinin inkar edilmesi, bir kesimin hidayetten el çekmesine ve sapıtmasına neden olur. Burada, zihinsel – düşünsel faaliyet yürüten ve halkın fikir ve düşünceleriyle ilgilenen kişilerin rolü çok daha hassastır. Bilginler, alimler ve aynı zamanda yöneticiler ile yetkililer de halkın sapmasında rol oynarlar; eğer onlar sürçerse, toplumu hataya ve kaymaya sürüklerler. Bu konuda birkaç hadise işaret ediyoruz:

 

Hz. Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim için sapkın önder ve yöneticilerden korkuyorum” (Biharu’l Envar, c. 28, s. 32.) Ve şöyle buyurdu: “Sizin adınıza dinin hafife alınmasından, hüküm ve adaletin alınıp satılmasından, akrabalık bağlarının koparılmasından, Kur’an’ın çalgı ve mûsikî aracı edinilmesinden ve aranızda en üstün olmayan kimseleri öne geçirmenizden (başa getirmenizden) korkuyorum.” (Biharu’l Envar, c. 69, s. 227; c. 71, s. 92 ve c. 76, s. 243.)

 

Başka bir hadiste, Allah’ın Elçisi’nin; âlimlerin hataya düşmesinden, münafıkların Kur’an ile tartışmasından ve dünya sevgisinden duyduğu endişe dile getirilmiştir. Bu üç hususta insanın kendini suçlu addetmesi, bu kaygan zeminlerden kendini güvende ve masun saymaması gerektiği belirtilmiştir.

 

Ayrıca hidayetten sonra sapkınlık, saptırıcı fitneler, karın ve şehvet arzusu (mide ve cinsel arzu düşkünlüğü) o Hazret’in endişe kaynakları arasında sayılmıştır; nitekim şöyle buyurmaktadır: “Benden sonra ümmetim hakkında korktuğum üç şey vardır: Bilgiden (hidayetten) sonra sapkınlık, saptırıcı fitneler ile karın ve cinsellik şehvetidir.” (Biharu’l Envar)

 

Bir başka hadiste ise Resul-i Ekrem’in (s.a.a) endişe duymasına yol açan diğer üç özellik şöyle beyan edilmiştir:

 

1- Kur’an’ı yanlış tevil etmeleri; anlam ve tefsirlerini kendi arzu ve eğilimlerine göre hatalı bir şekilde yorumlamaları.

 

2- Âlimlerin hatalarının peşine düşmeleri; böylece âlimlerin yanlışlarını gündeme getirerek fitne çıkarmaları ve zihinleri bulandırmaları.

 

3- Mal ve servetlerinin çoğalmasıyla birlikte israfa, sefahate, azgınlığa ve keyif düşkünlüğüne kapılmaları.

 

Benden sonra ümmetim adına korktuğum ancak üç husus vardır: Kur’an’ı kendi tefsiri dışında bir mana ile tevil etmeleri, bir alimin hatasını takip etmeleri veya aralarında malın ortaya çıkıp taşkınlık ve şımarıklığa düşmeleri…” (Biharu’l Envar, c. 2, s. 42.)

 

  1. Münafıkların Nüfuzu ve Hakimiyeti

 

Her hareket, devrim, ekol ve inanç sistemi için her zaman en büyük tehlike, yabancı ve sızmacı unsurların ve nifak ehlinin kendi içlerine ve devrimci saflara yönelik sızma hareketleri olmuştur. Nifak, İslam ümmetiyle görünüşte aynı dili konuşan ve onlara katılan, ancak kalpte temel ilkelere ve değerlere hiçbir inanç beslemeyen; tatlı dille, kurnazlıkla ve dışsal bir uyumla kendilerini içerideki güçlerin arasına sokup sırttan vuran kimselerin sahte yoldaşlığıdır.

 

Hz. Peygamber (s.a.a) Medine’deki yönetim dönemi boyunca münafık olgusuyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Daha da vahimi, ashap ve yol arkadaşlarından bazılarının kalplerinde dine ve risalete inançları yoktu; ancak Kelime-i Şehadet getirerek, namazlara ve diğer programlara zahiren katılarak kendilerini Müslüman safında göstermişler ve Resulullah’tan sonra cahiliye ve şirk düzenini yeniden tesis etmek için çaba harcamış ve fitneler çıkarmışlardı.

Resulullah’ın endişesi, inancını veya küfrünü açıkça dile getiren mümin ya da kâfirden değil, bu çekici görünümlü fakat zehirli düşmanlardandı. Şöyle buyurmuştur: “Lakin ben size dili tatlı her münafıktan korkarım…” (Biharu’l Envar, c. 33, s. 588.) Sözleri size tanıdık gelen, ancak eylem ve davranışı tanıyamayacağınız türden dili tatlı münafıklardan korkarım.

 

Başka bir hadiste daha açık bir şekilde şöyle buyurmuştur: “Ben kesinlikle ümmetim adına mümin ve müşrikten korkmam; mümini imanı alıkoyar, müşrikliğiyse küfrü bastırır. Lakin ümmetim için bildiğiniz şeyleri söyleyen, tanımadığınız (inkar ettiğiniz) şeyleri ise yapan usta dilli münafıktan korkar ve endişe ederim.‘” (Biharu’l Envar, c. 2, s. 110; c. 33, s. 549.)

 

Din bilgi ve ilmiyle donanmış ve devrim diline aşina olan bu tür münafıklar, İslam ümmetinin bedene ve bünyesine sızar, din adına konuşup amel eder ve içeriden darbe vururlar. Hz. Peygamber’den sonra bu tür şahıslar dinin, dünyanın, yönetimin ve hilafetin mukadderatına hakim olmuşlardır. Bunun en doruk noktası, güçlendikten sonra içlerindeki küfrü açığa vuran ve telafisi imkansız darbeler vuran Emevilerin İslam hilafeti üzerindeki egemenliği olmuştur. Muaviye ve Yezid bunların en bariz örnekleri olarak sayılabilir.

 

Resulullah’ın münafıkların rolünden duyduğu endişe, devrim evlatları ve bilinçli Müslümanlar için; yabancı ve namahrem kişileri İslam nizamının mahremine sokmamaları, inkılapçı gibi görünen kişilerin yüzlerine, aldatıcı sözlerine ve sloganlarına aldanmamaları yönünde bir uyarıdır; çünkü onların söyledikleri şeyler, kalplerinin derinliklerinde ve inançlarının kökünde değil, sadece dillerinin ucundadır.

 

  1. Uydurma Sözler ve Sahte İsnatlar

 

Hz. Peygamber’e (s.a.a.) yalan isnat etmek, hem kendi hayatta olduğu dönemde var olan ve ağzından çıkmayan sözleri yalan yere ona mal ederek kendisini inciten kimseler nedeniyle bir sorundu, hem de gelecekte ve vefatından sonra herkesin dilediği şeyi kendisine isnat etmesinden, yöneticilerin ise kendi fesatlarını meşrulaştırmak veya her şeyi ve herkesi bastırmak için Peygamber’in dilinden uydurma hadislere sarılacak olmasından ötürü büyük bir endişe kaynağıydı.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.a), kendisine yalan uyduran kimseleri lanetlemiş ve onlara cehennem vaat etmiştir. Birçok sözün, tavsiyenin, uyarının ve kaygının dile getirildiği Vedah Haccı’ndaki beliğ ve tarihi hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Bana karşı yalan söyleyenler çoğalmıştır ve gelecekte de çoğalacaktır. Öyleyse kim bilerek bana yalan uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın.” (Sefinetu’l Bihar, c. 7, s. 456.)

 

Ne tuhaftır ki bu tehlike ve bu cinayet günümüzde de varlığını sürdürmektedir. İmam Humeyni (r.a) da geleceğe yönelik olarak aynı endişeyi taşımıştı; bu yüzden siyasi-ilahi vasiyetnamesinin son sayfasına şu ihtarı eklemiştir: “Şimdi ben hayattayken bazı gerçeğe aykırı isnatlar tarafıma yapılmaktadır ve benden sonra bunun hacmi artabilir. Bu sebepten arz ederim ki, bana isnat edilen veya edilecek olan hiçbir şey, sesim, el yazım ve imzam (uzmanların teyidiyle) olmadıkça veya İslami İran Cumhuriyeti televizyonunda bir şey söylemiş olmadığım sürece onaylanmış değildir.”

İlginçtir ki Hz. Peygamber (s.a.a.) de gelecekte kendi adından nakledilecek sözlerin doğruluğunu veya yanlışlığını teşhis etmek için bir ölçüt sunmuş; Kur’an-ı Kerim’e aykırı olan her şeyin itibardan düşmesi için bu sözlerin Kitap’a arz edilmesini buyurmuştur.

 

  1. Kaderi (İlahi Takdiri) Yalanlamak ve Yıldızlara İnanmak

 

Hz. Peygamber’in (s.a.a) imanların ve tevhidî inançların zayıflaması hususundaki endişelerinden biri de halkın zamanla olaylarda Allah’ın rolüne ve ilahi takdirlere olan inancının azalması, aksine falcıların ve müneccimlerin söylediklerine bağlanarak tedbirlerini, planlarını ve kararlarını astroloji bilimine göre düzenlemeleriydi. Bu husus defalarca hadislerde dile getirilmiştir, bunlardan bazıları şunlardır: “Ümmetim hakkında iki şeyden korkuyorum: Kaderi yalanlamak ve yıldızlara inanmak.” (Biharu’l Envar, c. 55, s. 277) “Ümmetim adına korktuğum en korkunç şeyler; yıldızlara inanmak, kaderi yalanlamak ve ümmete zulmetmektir.” (Biharu’l Envar, c. 55, s. 330)

 

İkinci hadiste, eklenen bir diğer endişe ve korku da “ümmete zulmedilmesidir”.

 

Bir başka hadiste ise üç husustan duyulan endişe ifade edilmiştir: Biri yöneticilerin ve yetkililerin halka karşı zulüm ve tecavüzde bulunması, ikincisi ilahi takdirlerin yalanlanması, üçüncüsü ise yağmuru yıldızlardan ve gök cisimlerinin hareketinden istemektir; yani Allah’ı göğün bereketinin ve yağmurun yağışının kaynağı bilip O’ndan su ve yağmur dilemek yerine, bu bereketi yıldızlardan, onların doğuş ve batışından bilmektir. Bu inanç cahiliye döneminde de var idi; Resulullah, Allah yerine yıldızlara yönelme eğiliminin yeniden canlanmasından ve tevhid inancının zedelenmesinden korkuyordu. Nebevi hadisin metni şöyledir: “Ümmetim hakkında üç şeyden korkuyorum: Yıldızların konumuna göre yağmur istemek, yöneticinin zulmü ve kaderi yalanlamak.” (Biharu’l Envar, c. 55, s. 330)